+ Konuyu Yanıtla
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa Var 1 2 3 SonSon
14 Sonuçtan 1 ve 5. Sayfayı Görüyorsunuz

Konuya Cevaplar 13 Okuma 1076

Konu: Beğendiğimiz Köşe Yazarlarından Yazılar

  1. #1
    Özel Üye
    B. Puanı B. Puanı
    B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı
    Esmer kullanıcısının avatarı
    Giriş
    30-04-07
    Mesaj
    500
    Teşekkürler
    1
    32 Mesaja 60 kez teşekkür edildi
    B. Puan Gücü
    32

    yeni Beğendiğimiz Köşe Yazarlarından Yazılar

    Ikinci el erkekler


    Pop sarkicisi Pinar Aylin, Kelebek'te diyor ki: "Insan iliskileri sahte... Etrafima bakiyorum; genc kizlardan biz yasta kadinlara kadar herkes, gercegini bulamamaktan sikayetci... Annelerimizin zamanindaki iliskiler mumla aranir hale geldi. Adam gibi adam istiyorum, ama zor; bunu da biliyorum. Cunku benim dengim, 40 yas grubudur. E o yastaki 'adam gibi adamlar'in cogu evli... Bir arkadasim 'Artik ikinci elleri bekleyecegiz' demisti. Dogru!"

    * * *

    Ananevi erkekler, "Ille de sifir kilometre olsun" takintisindayken, 40 yas grubu kadinlarda "artik" ikinci ele talep olusmasi ilginc...
    Daha da ilginci, Pinar Aylin'in ayni roportajda, bosanmak icin gun saydigini soylemesi...

    Yani bir "ikinci el" de kendisi cikarmak uzere... Boyle bakinca, herkesin bir yandan kendisininkini elden cikarmaya calisirken, ote yandan da oburlerininkine goz attigi, bereketli bir ikinci el araba pazarina benziyor iliskiler...

    Ustelik bazilari sadece goz atmiyor, goz koyuyor da... Yakinda "Arkadas ariyorum" sitelerinde soyle ilanlar okuyacagiz:

    "Bayandan... az kullanilmis, yipranmamis. .. takasta kullanilabilir. "

    * * *

    Ne oldu da iliskiler boyle piyasaya dustu, "sahte"lesti? Neden kadinlar "adam gibi adam" bulamamaktan dertli? Annelerimizin zamanindaki iliskiler nereye gitti? "Artik domatesin bile hakikisi bulunmuyor" demek kolay... Ama isin daha derin boyutlari var.

    Gecenlerde Van'da dinledigim bir oykuyu yazmistim:

    Koyun en guzel kizi, daha bahce citinden otesini tanimadan cirkin bir delikanliya kacmis. Dagin obur yamacindaki koye gitmisler. Orada yakisikli oglanlarla evli kizlar "Niye bu cirkine kactin" diye sorunca boyun bukmus bizimki:

    "Dunyanin bu kadar buyuk oldugunu bilsem, buna kacar
    miydim hic..."

    * * *

    Cagimiz kadini, dunyanin buyuklugunu fark ediyor giderek... Bir onceki kusaga gore, erkeklerle daha fazla karsilasiyor. "Annelerimiz gibi" evlendirildigi erkege mahkum degil artik... Secenekleri artiyor.

    Eskisi gibi boyun egmiyor; itiraz ediyor; begendigini de begenmedigini de soylemekten cekinmiyor.

    Yeni kadinin meydan okuyusu, asirlik iktidarini kaybeden erkegi urkutuyor. Erkek, ne istedigini bilen, cesur kadin karsisinda nasil tavir alacagini bilemiyor. Sahtelesiyor.

    Ote yandan, is dunyasindaki rekabete, es dunyasindaki rekabet ekleniyor.

    Kentli kadin, ayaklari uzerinde durabildikce yoruluyor, bagimsizlastikca yalnizlasiyor.

    Sonunda bazilari, Pinar Aylin'in dedigi gibi, "ne kadar guclu olsa da, erkegin varligini hissetmek istiyor."

    Hatta bazen, annesinin donemindeki rol dagilimini ozlemeye basliyor.

    * * *

    Aylin de o rol dagilimi ugruna "mesleginin zirvesindeyken evliligi secmis. Gozu baska bir sey gormemis."

    Hata da burada iste...

    Kadinin erkek icin kendinden vazgecmesi, kendisini mutsuz ettigi gibi, ona "mesleginin zirvesindeyken" asik olmus erkegi de sogutuyor.

    "Annelerimiz" icin ask, bir elmanin iki yarisi olabilmekti.

    Artik kimse yarim kalmak istemiyor.

    Gun, kendi basina tam elma olmayi basarabilenlerin, ayni dalda yan yana durabilmesinin gunudur.

    Can Dündar

  2. #2
    Özel Üye
    B. Puanı B. Puanı
    B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı
    Esmer kullanıcısının avatarı
    Giriş
    30-04-07
    Mesaj
    500
    Teşekkürler
    1
    32 Mesaja 60 kez teşekkür edildi
    B. Puan Gücü
    32

    Varsayılan

    Tesadüfün böylesi!


    HINCAL Uluç, pazar günü köşesinde soruyordu...

    "İnsanın sevme ve sevilme hakkı elinden alınabilir, sınırlanabilir mi?"

    Cevap veriyorum, asla!

    Devam edelim soru-cevaplara...

    "Aşkın mantığı yoktur. İtirazı olan var mı?"

    İtirazı olan hiç áşık olmamıştır.

    "Söyler misiniz insanın áşık olma hakkının sınırı nedir?

    30 mu?.. 40?.. 50?.. Yetmiş, iş bitmiş mi yoksa?"

    Böyle bir sınır yoktur elbet. Her yaşta áşık olabilir insan. Ve sahiden áşık olabilse keşke 70’inde de.

    "Ve de söyler misiniz insan kendisinden en çok kaç yaş farklı birine áşık olma hakkına sahiptir?

    10 mu?.. 20?.. 40?..

    Güldürmeyin beni.

    Bu kadar hesap kitap içinde olsa onun adı ’aşk’ olur muydu tarih boyunca..."

    Yerden göğe kadar haklısınız.

    "Boyu boyuma, huyu huyuma, yaşı yaşıma" dediniz mi o "sipariş"e girer ki aşkın siparişi olmaz!

    "Şimdi áşık olsam... Şimdi diyelim kalbimi gümbür gümbür attırsa diyelim bir genç kız... Damga hazır!

    Azgın Teke Hıncal!

    Hadi canım siz de..."

    Aynen katılıyorum. Bence de "Hadi canım siz de!"

    Hayır, insan neredeyse korkudan áşık olamayacak... Bir nevi "mahalle baskısı!"

    En son "Ölene kadar sevgiyi arayacağım ben... Aramazsam öldüm demektir zaten yaşarken..." diyor Hıncal Uluç.

    Doğru söze ne denir... Aşk yoksa... Hayat devam eder elbet ama "bitkisel" olarak.

    Ama... Ama... Ama...

    Bir soru da ben sorayım şimdi:

    60’ını geçmiş erkeklerin HER ZAMAN, DAİMA, HEP, İLLAKİ, MUTLAKA genç kızlara áşık olması tesadüf müdür?

    Áşık olmasınlar demiyor kimse... Fakat içlerinden biri de ilaç için 50 yaşında bir kadına áşık olsa, kimsenin sesi çıkmayacak. Fakat görmedik, duymadık bugüne kadar.

    Kanun gibi hep genç kızlara düşünce gönül, insanın aklına bin türlü şey geliyor. Ne yapacaksınız... Aşkın sınır tanımaması gibi akıl da sınır tanımıyor.

    Evet, dediğiniz gibi aşkta hesap kitap olmaz. Zaten onun için kendilerinden 30-40 yaş büyük ama onlara mutlaka bir "imkán sağlayacak" erkeklerle birlikte olan kadınların hissettiği şeye "aşk" diyemiyoruz ya çoğumuz...

    Aslında "Azgın Teke" tanımlaması bir espri netice olarak. Yoksa yaşlı erkek-genç kız ilişkisi toplumun her kesiminde, her zaman kabul görmüştür.

    Fakat buna karşılık, bırakın 60’ını geçmeyi, 50’sinde bir kadının, öyle 20’li yaşlarda da değil, 35 yaşında bir erkekle ilişkisi nasıl karşılanıyor?

    Ne gibi damgalar yiyor kadın?

    Ceyda Düvenci’yle Pınar Altuğ... Gencecik kadınlar. Üstelik sevgilileri kendilerinden sadece 7-8 yaş küçük. Fakat bu yaş farkının ısrarla vurgulanmadığı bir habere rastlamadık hiç.

    Aşka kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama "hak"sa kadınlara da hak. Kadınların da her yaşta áşık olmaya ve áşık olunmaya ihtiyacı var. Erkek kısmı habire nalıncı keseri gibi kendine yontmasın.



    Pakize SUDA

  3. #3
    Özel Üye
    B. Puanı B. Puanı
    B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı
    Esmer kullanıcısının avatarı
    Giriş
    30-04-07
    Mesaj
    500
    Teşekkürler
    1
    32 Mesaja 60 kez teşekkür edildi
    B. Puan Gücü
    32

    Varsayılan

    Hatıra


    Hayatın kendisini can sıkıcı bir benzerlikle tekrar edip durmasına şaştım kaldım geçen akşam...

    Az sonra okuyacağınız yazının yazılış tarihi 2005 yılı içinde bir sonbahar gününe düşer...

    “Geceleri acıyla daldığım uykudan uyanıyor ve onu düşünüyordum” cümlesi ile başlayan bölüm ise 1999 yılına ait bir yazımdan alıntıydı. 2005 sonbaharında eski yazılarımı karıştırırken rastlamıştım ve o paragraf bana tuhaf bir biçimde yeni bir yazı yazdırmıştı.

    Yıl 2007 ve yine sonbahar.

    Kendime hafızanın şahane unutkanlığından bir şal yaptırıyor ve “sildirip bütün zamanları, kendime yeni bir zaman aldırıyorum...”

    İNSAN KALBİ BİR DAR ALAN

    Unutulması en zor anılar hangileridir?

    Annesinin dayak yediği bir gece vaktini mi unutamaz insan?

    Yanıbaşında vurulan arkadaşının son bakışını mı?

    Gece uyurken yakalandığı depremi ya da baskını mı?

    Ellerine kelepçe geçirilen anı mı?

    Boşanma kararını imzaladığı dakikayı mı?

    Göğsüne yapışan bebeğin o ilk damak baskısını mı?

    Sağ çıktığı bir trafik kazasından sonra ön koltuktan savrulan adamın ölümüne inat çalışmakta olan saatini mi?

    Evlat acısının haberini aldığı anı mı?

    Gidenin dönmeyeceğini öğrendiği akşamı mı?

    Neyi hiç unutamaz bir insan?


    ***

    “Geceleri acıyla daldığım uykudan acıyla uyanıyor ve onu düşünüyordum. Bitmeyeceğini sanıyordum bu kederin. Sabah olsun diye bekliyordum. Yastık bir dikenli toprak oluyordu. Dayanamam diyordum. Ben bu haksızlığa dayanamam. Aklımı yitiririm...

    Sonra sabah oluyordu.

    İnsanlar uyanıyor, sokaklarda yürüyor, caddelerden hayat akıyordu.

    Yağmur yağıyor, yağmur duruyor, sucular evlere su taşıyor, balkonlardan örtüler çırpılıyordu.

    Çocuklar okula gidiyor, okuldan dönüyor, oyun oynuyorlardı.

    Akşam oluyordu yine.

    Yine yanıyordu evlerin ışıkları.

    Bana inat hayat devam ediyordu.

    Beni hiç iplemeden, beni kenara iterek, beni öğüterek, un ufak ederek sürüyordu hayat.

    Mutfaklarda yemekler pişiyor, televizyon başında diziler izleniyordu.

    Birileriyle dalga geçiyordu radyoda bir DJ...

    Bilmediği bir kederi biliyormuş gibi anlatıyordu bir başkası.

    Geceleri acıyla uyanıyordum acıyla daldığım uykudan.

    Bitmeyeceğini sanıyordum...

    Bittiğinde belki de en çok ben şaşırdım...”


    ***

    Hiç unutamam sanıyor insan...

    Ve üstelik bin kez yaşasa da benzer karanlığı, bir daha olmaz sansa da oluyor işte.

    Geçenlerde bir akşam, bir yemek masasında, yemeğin sonunda, kahveler içilirken artık “unutuyor insan” demek istedim...

    Bir fark ettim ki unuttuğumu bile unutmuşum...

    Nasıl bir silindir bu üzerimizden geçen?

    Nasıl dar bir alandır insan kalbi, sadece en unutulmazı içine alan?

    Neyi unutmak zor gelir bir insana?

    Bir sevinci mi yoksa bir “zehri” mi? Çoğu gidiyor ama bunu biliyoruz en azından...

    Eylül 2005 Arnavutköy


    İclal Aydın

  4. #4
    Özel Üye
    B. Puanı B. Puanı
    B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı
    Esmer kullanıcısının avatarı
    Giriş
    30-04-07
    Mesaj
    500
    Teşekkürler
    1
    32 Mesaja 60 kez teşekkür edildi
    B. Puan Gücü
    32

    Varsayılan

    Genç bir kadın



    Kadınlar yüzleriyle barışıktı eskiden... Bir ağacın yaşı, nasıl gövdesinde gizlediği çizgilerden okunursa bir kadının hayatı da yüz hatlarında ele verirdi kendini...

    Her biri; insan suretinden bir papirüse döşenmiş elyazmalarıydı o kırışıklıkların; engin tecrübelerin alametiydi.

    Gün geldi, uzun yaşama sevdasına kapıldı insanoğlu...

    Gençliğe tapındıkça yaşadığını yalanlamanın derdine düştü.

    Madem ki o hatlardı yaşını ele veren; o hattı müdafaa etmenin âlemi yoktu.

    Çehreler önce yoğun pudra taarruzuyla maskelendi; yetmeyince genç kalma hırsının çarmıhına gerildi.

    Tecrübe, "kulak ardı" edildi.

    Şimdi, "gergin anneler", ağır makyajla yaşlı görünmeye çalışan kızlarının yanında, çizgilerinden arındırılmış anlamsız yüzlerine bakıp yaşlarını tahmin etmemizi ve kendilerini tebrik etmemizi bekliyorlar.

    * * *

    Leyla Umar'ın yeni çıkan anılar kitabının ("Geriye Yazılar Kaldı", Epsilon) kapağındaki fotoğrafa bakıyorum.

    Bu yüzde bir kitaba sığdırılmış bütün anıların, bütün acıların, bütün sevdaların izi var.

    Alnını, gözlerinin kenarını, dudaklarının çeperini çevreleyen her çizgi, "Bak ne çok şey yaşadım" diye bağırıyor gururla...

    Ve gözler cümleyi tamamlıyor:

    "...ama hâlâ dimdik ayaktayım".

    Kapağı çevirip sayfalara daldığınızda onun neden "kırışıklıklarıyla barışık" yaşadığını anlıyorsunuz.

    Çünkü o, genç göstermesini, kulağının ardına gizlediği çizgiye değil, hayatın inadına izlediği çizgiye borçlu...

    Nikâh günü tek başına ağlayan gelin fotoğrafını nasıl çektirdiğini anlatırken de, doğuracağı gece kocasından yediği dayaktan bahsederken de, eşinin ihanetini anımsarken de en ufak bir ağıt yakma ya da pişmanlık izi yok satırlarında...

    Tersine "Yine olsa yine yaşardım" meydan okuması var.

    * * *

    Bir uçak yolculuğu süresinde okuyup bitirdiğim bu kitap, hayatının hiçbir döneminde muhabirlik heyecanını yitirmemiş 76 yaşında bir gazetecinin meslek dersleriyle dolu...

    Ama ondan da önemli hayat dersleri var:

    Yıl 1976...

    Umar, eşi roman yazabilsin diye kendini paralıyor. Onun gazete yazılarını daktilo ediyor. Rahat çalışsın diye işini bırakıp onunla Amerika'ya göçüyor.

    Bir gün evde yalnızken telefon çalıyor.

    Arayan bir kadın...

    "Kocanızla birbirimize âşık olduk, bundan böyle birlikte yaşayacağız" diyor.

    Sonra telefonu kocasına veriyor. Kocası durumu teyit ediyor. "...hem de inanmamasına içerleyerek..."

    Yüz gerdirme operasyonlarına servet yatıran kadınlar bu durumda ne yapardı bilmiyorum.

    Leyla Umar, kıymetli yüzüklerini satıyor. Onların parasıyla dünya turu bileti alıyor, Güney Amerika'dan Japonya'ya, oradan Hindistan ve İran'a uzanan bir yolculuğa çıkıyor.

    Üstelik gittiği her ülkenin başbakanıyla röportajlar yapıp gazeteciliğe ve para kazanmaya devam ederek...

    * * *

    İnsan, şişirilen kaslar, silinen kırışıklıklarla genç kalmaz.

    Gençlik, göğüs gerdirmek değil, ihanetlere göğüs gerebilmektir;

    yaşadığıyla övünebilmek, değişimi göze alabilmek, her an başını alıp gidebilmek, hayata sil baştan başlayabilmektir.

    Bunu anlayanlar, yüzündeki çizgilerle yaşlanır, ama ihtiyarlamazlar.



    Can DÜNDAR

  5. #5
    Özel Üye
    B. Puanı B. Puanı
    B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı B. Puanı
    Esmer kullanıcısının avatarı
    Giriş
    30-04-07
    Mesaj
    500
    Teşekkürler
    1
    32 Mesaja 60 kez teşekkür edildi
    B. Puan Gücü
    32

    Varsayılan

    Gına

    Vaktiyle evdeki duvar kâğıtlarının değiştirilmesinden, kitap raflarının artırılıp sağlamlaştırılmasına ve su damlatıp duran mutfak musluğu contasının tazelenmesine kadar, her işimize koşan bir Necdet Usta vardı.
    * * *
    Necdet Usta, her gittiği evde kendisine öğle yemeği için, ayaküstü hemen yumurta kırılmasından da usanmıştı, makarna haşlanmasından da.
    O nedenle de kendisine:
    - Karnın acıktı mı Necdet Usta, diye sorulduğunda:
    - Aman, derdi; sakın yumurta kırmaya, yahut makarna haşlamaya kalkmayın, her ikisinden de gına geldi; ne olsa yerim ben.
    * * *
    Bendenizin çocukluğunda da, evde 3 lira aylıkla boğaz tokluğuna hizmetçi olarak çalıştırılan kimsesiz kenar mahalle kadınlarının, bardak çanak kırmasına sinirlenen annem:
    - Gına geldi, derdi; sakarlığından şu kadının, evde kırılmadık bir şey kalmadı.
    * * *
    Enver Paşa dönemlerinden bu yana, sürekli hamasetçilik davulu çalan ve ekonomik bir şeffaflıkla, yüzlerce yıldan bu yana süregelen bir yoksulluğun temellerine inmeyi de yasaklayan politikalardan; kimlere gına geldiğini kestiremesem de, yeni "uzay çağı"nın eski bayat ezberlerden hiç hoşlanmadığını sezinliyor gibiyim.
    Öyle ki, reklamlarda bile:
    - Tek değişmeyen şey değişimdir, saptaması şıngırdayıp durmakta.
    * * *
    Mehmet Akif'in ünlü bir dörtlüğü var:

    Geçmişten adam hisse alırmış, ne masal şey;
    Kaç yüz senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
    Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar,
    Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
    * * *
    "Tarih", sadece politik planda "yönetenlerin" üstüne odaklandığında,tekrar edip duruyormuş gibi görünür.
    Ama "fizik tarihi", "tıp tarihi", "sanat tarihi" ele alındığında; bambaşka değişimlerin parabolleri çıkar ortaya.
    * * *
    Bilgi Üniversitesi'nin kurucularından Oğuz Erözen'in, Silahtarağa'da gerçekleştirmeye başladığı -muhteşem mi muhteşem- "Santral İstanbul Projesi"nin, hızlı bir tempoyla nasıl somutlaştığını izlediğinizde; "politika tarihi" dışında, ne fizik, ne de sanat dehalarının "tekrara" düştüğünü görüyorsunuz.
    * * *
    Oğuz, neredeyse 20. yüzyılın başından 25 yıl öncesine kadar İstanbul'un elektriğini sağlayan "Silahtarağa Elektrik Santralı"nı; dev dinamoları, kontrol salonları ve tüm ayrıntılarıyla kendi özel mekânında, bir müzeye çevirmiş.
    Gidip afal afal bakıyorsunuz eski tramvayları yürüten, evlerle sokakları aydınlatan, asansörleri, buzdolaplarını çalıştıran enerjinin nerelerden kaynaklandığına.
    * * *
    İstanbul'un elektriğini sağlayan mahut dev santralın hemen kıyısında, bir de "Enerji Müzesi" var.
    Gerek "mıknatıslanma"larda, gerek "optik"te, gerek "akıma kapılmakta" enerji yasalarının nasıl çalıştığını gösteren, teknik oyuncaklarla donatılmış bir "Enerji Müzesi"...
    * * *
    Şöyle bir uğrayıp, oyna oyna dur o oyuncaklarla ve oynarken öğren, öğrenirken oyna...
    Okullarda anlamadan ders ezberlemenin çok ötesinde, eğlenceli bir öğreti müzesi...
    * * *
    Elektrik enerjisiyle fizik yasalarının canlandırılmış olduğu dünyanın yanında; bir de yepyeni bir resim ve heykel anlayışının füzelendiği sanat salonları var.
    * * *
    Eğer basmakalıbı aşan bir zekâ taşmasıyla, görünmeyen bir çift ikiz ayna ortasına oturtulmuş 2 karışlık bir çim alanı, -sağına soluna baktıkça- sonsuzlaştırabiliyor ve üstüne de "parsellenmiş bir arazi" yazıyorsanız; siz de katılabilirsiniz yeni tür bir sanat yaratıcılığının müminleri arasına...
    * * *
    Oralarda dolaşırken bendenizin de aklına, mütevazı bir gösteri konusu geldi.
    Kolla çevrilen eski bir kıyma makinesi ve makinenin ağzından ince uzun şeritler halinde kıyılarak çıkmış şair, ressam, müzisyen, heykelci resimleri...
    * * *
    Bilgi Üniversitesi'nin Fen ve Edebiyat bölümleri de, Silahtarağa'daki kampüse taşınmış.
    İlhan Koman'ın hangi açıdan baksan değişik görünen, "tekne" şahyapıtının da, öyle bir kampüs bahçesine konmuş olması; eski ve yeni "yaratıcılar dünyası"nın en görkemli madalyası...
    * * *
    Sevgili Oğuz Erözen'i kutlamak yetmez; kendisine keşke armağan olarak politikadaki tarihsel büyüklerimizin ilk kullandıkları cüzdanlarla, son kullandıkları cüzdanları gönderebilseydik.
    Eminim ki çok tadına varırdı.
    * * *
    İçinde yaşadığımız günlerin nelere gebe olduğu, bir yıl sonra yine bugünlerde çıkmaya başlar ortaya...
    * * *
    Ne tür bir tahrikle, ne menem tuzakların içine çekilmek istendiğimizi açıklayan yazı dostlarına hak vermemek mümkün değilse de:
    Varak-ı mihr-i vefayı kim okur kim dinler



    Çetin Altan

+ Konuyu Yanıtla
1. Sayfa - Toplam 3 Sayfa Var 1 2 3 SonSon

Konu Bilgileri

Konuyu Kullanıcılar Okuyor

Şu Anda 1 kullanıcı konuyu okuyor. (0 Üye ve 1 Ziyaretçi)

     

İlginizi Çekebilecek Konular

  1. Dünya 4 köşe oLsa...?
    By Waeyneağ in forum Resim Galerisi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-04-09, 23:46
  2. Simli Yazılar
    By hasret_gulleri in forum Instant Messaging Programları
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 22-04-08, 21:56
  3. Cimbom Ümit Karan'la dört köşe
    By Zara in forum Spor Genel
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-02-07, 01:05
  4. Komik Yazılar
    By Waeyneağ in forum Komik Eğlence Bölümleri
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 20-06-06, 21:05

Visitors found this page by searching for:

sonbahar sizin olamaz yaprağın doğumunu görmediniz

köşe yazarların anlamlı yazıları

köşe yazarlarının anlamlı yazıları

yabancı köşe yazarlarında çeviri yazılar

sonbahar sizin olamaz yaprağın

sonbahar sizin olamaz yaprağın doğumunu görmediniz şair

sonbahar sizin olamaz/ yaprağın doğumunu görmediniz

SEO Blog

Konu, Mesaj ve Dosya İzinleriniz

  • Konu Açma Yetkiniz Yok
  • Mesaj Yazma Yetkiniz Yok
  • Dosya Yükleme & İndirme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Düzenleme Yetkiniz Yok