bluebird Artık Özel Üyedir. B. Puanı 3766
Ülkemiz Büyük bir Oyun ile Kuşatılmıştır
Ülkemiz
büyük bir oyun ile kuşatılmıştır
Paşam! Ben Yemen'de savaştım, oradan Çanakkale'ye, Çanakkale'den Sakarya ve Dumlupınar'a hepsine katıldım. Ayağımı da Dumlupınar'da kaybettim. Cepheden cepheye koşmaktan villa yapmaya fırsatım olmadı.
DİMİTRİLER MİŞONLAR
SALOMANLAR İYİ YERLERİ İŞGAL ETTİ
Yıl 1925 Mustafa Kemal Adana'ya bir ziyarette bulunur. Adana'da incelemeler yapar, incelemeler esnasında Ceyhan Nehri'nin kenarında yapılan evler dikkatini çeker ve sorar:
"Bu evleri kim yaptı."
M. Kemal'in sorduğu evler, devrin lüks yapıları, villalarıydı. Ardarda dizilmiş üç beş villa vardı. Yetkililer M. Kemal'e cevap verir:
"Paşam şu gördüğünüz Mişon'un villası, onun yanındaki Salomon'un, diğeri de Dimitri'nin…" M. Kemal verilen bilgiyi hem dinliyor hem de ağır adımlarla ilerliyordu. Villaların önünden geçmişlerdi ki; az ileride bugünkü tabirle bir gecekondu göründü. Bu güzel villaların yanında o gecekondu hiç de güzel durmuyordu. Yıkık dökük bir gecekondu. M. Kemal de gördüğü manzara karşısında şaşırmıştır:
–"Şu virâne ev kimin?"
–"Paşam o ev Recep Çavuş'un evidir."
–"Bana Recep Çavuş'u bulup getirin." Koştururlar, Recep Çavuş'a haber verilir, M. Kemal sizi çağırıyor. Az sonra uzakta beli bükülmüş, bir ayağı aksak, yürümekte zorlanan orta yaşın üzerinde bir adam çıka geldi.
–"Recep Çavuş sen misin?"
–"Benim paşam."
–"Şu virâne senin mi?"
–"Benim paşam."
–"Recep Çavuş bu ne iştir, şu Mişon'un, Dimitri'nin, Salamon'un evlerine bak bir de senin evine. Senin evin onlarınkinden çok daha güzel olmalı değil miydi?"
Recep Çavuş mahcup olmuştur, başını öne eğerek şu tarihi cevabı verir:
–"Paşam! Ben Yemen'de savaştım, oradan Çanakkale'ye, Çanakkale'den Sakarya ve Dumlupınar'a hepsine katıldım. Ayağımı da Dumlupınar'da kaybettim. Cepheden cepheye koşmaktan villa yapmaya fırsatım olmadı."
Recep Çavuş'un cephelerde savaşmaktan, ev yapmaya fırsatı olmamıştı. Dimitri'nın, Mişon'un, Salomon'un vatan kurtarmak, savaşmak gibi bir dertleri yoktu. Onların derdi, ülkenin güzel mekân ve makamlarını işgal etmekti. Öylede yaptılar, Recep Çavuş, Seyid Onbaşı, Sarı Mehmet savaştan döndüklerinde Mişonlar çoktan vatanın sağlam kalelerini tutmuşlardı.
Zaman işlemeye başladı, ülkemizde Mişon'ların, Salamon'ların, Dimitri'lerin borusu ötmeye başladı. Onlar birinci sınıf insan oldu. Recep Çavuş, Seyid Onbaşı, Sarı Mehmet ve onların evlatları paryalıktan ileri geçemediler. Çanakkale'de 250 kiloluk dev top mermisini sırtlayan ve koskoca bir zırhlının batmasına sebep olan, koskoca Seyid Onbaşı'nın fakr–u zaruret içinde hayat sürdüğünü, hayatını çok zor şartlar altında hamallık yaparak geçirdiğini biliyor musunuz? Koca Seyid Onbaşı hamallık yaparken, hayatının aç susuz sürdürürken, Mişonlar, Dimitrier, Salamonlar ülkemizin nimetlerini çarçur ediyorlardı.
Aradan yıllar geçti, Recep Çavuş, Seyid Onbaşı, Sarı Mehmet'in evlatları üçüncü kuşak, dördüncü kuşak çıka geldi. Dediler ki; YETER!.. Dedelerimizden aldığınız yerleri asıl sahiplerine iade etme zamanı gelmiştir.
Dedelerimiz vatanı kurtarmak için bir kalktılar, vatanı kurtararak geri döndüklerinde kalktıkları yerlerin Dimitriler tarafından doldurulduğunu gördüler, önce dedelerimiz, sonra onların oğulları ve torunları hep ayakta durdu. Şimdi diyoruz ki; bizim yerlerimizden kalkın, biz oturacağız.
DİNSİZ MİLLETLERYOK OLUR,
DİNSİZ DEVLETLER DE YIKILIR
Tarihin kesinleşmiş bir hükmüdür ki; dinsiz milletler tarih sürecinde eriyip yok olurlar.
Tarih bunun çok sayıdaki örneği ile doludur. Bir milletin tarih sahnesinden silinmesi öyle bir insan ömrü ile algılanabilecek bir hadise değildir. Bir milletin tarih surecinden kaydının düşülmesi birkaç yüz yıl sürer. Dinsiz milletlerin varlıklarını devam ettirememesinin ana sebebi, dinin insan üzerinde meydana getirdiği önemli etkilerden yoksun kalmalarındandır. Din fertlerden meydana gelen milleti birbirine bağlayan çimento misalidir. Çimentosuz inşa edilen bir binanın akıbeti ne olursa, dinsiz milletlerinde akıbetleri de öyledir.
Din bâtıl da olsa, netice itibariyle bir inancı temsil ettiği için, o inanç bâtıl da olsa çimento vazifesi yapabiliyor, milletleri ayakta tutuyor.
Burada Türk milletinden örnek verecek olursak, İslam dinini kabul etmeyen, dinsiz yaşamayı tercih eden çok sayıda Türk boyu tarih içinde eriyip kayboldular. Bâtıl da olsa, bir dine sarılan Türk boyları, genlerindenki özellikleri kaybetmekle birlikte varlıklarını sürdürdüler. Bulgarlar ve Macarlar da olduğu gibi.
Dünya egemenliğine koşan ve bunu hayatlarının gayesi haline getiren Siyonizm, dinsiz milletlerin yaşayamayacağını çok iyi bilmektedir. Bunu bildiği içinde; dünya milletlerini dinsizleştirmek için son yüz elli yıldır yoğun bir faaliyet içinde bulunmaktadırlar. Dünya milletlerini dinsizleştirmek için Laiklik kalkan olarak kullanılmaktadır. Kelime manası olarak Laiklik, din ve vicdan hürriyeti, özgürlük ve demokrasinin teminatı olarak anlatılsa da, uygulaması hiçte böyle değildir.
LAİKLİK NEDİR?
Laiklik özellikle Avrupa'da; Hıristiyan halkı uyutmak için kullanılan bir tür uyuşturucudur. Bu uyuşturucu olmadan, Hıristiyanlığı kiliseye hapsedemezlerdi. Batı'da laiklik niçin uygulandı? Batı'da laikliğin uygulanmasının batılı açısından tek bir sebebi var, o da bağnaz Hıristiyanlık inanışından kurtulup medeni olmaktır.
Batı eğer Hıristiyanlık taassubunu kiliseye hapsetmemiş olsaydı, batı hâlâ engizisyon mahkemelerini konuşuyor olacaktı. Batı Hıristiyanlığı kiliseye hapsetmemiş olsaydı, ilme ve gelişmeye kapalı bağnaz tutumları hala devam ediyor olacaktı.
Hıristiyanlık batı milletlerine kan, zulüm, cinayet ve insanlık dışı olaylardan başka bir şey getirmemiştir. Hıristiyan batı bağnazlıkta o kadar ileri gitti ki; yüzyıllar boyu başka dinlere ve inançlara tahammül edemedi. Elerine fırsat geçtikçe, tarihin en acımasız katliamlarını gerçekleştirdiler. Bu zulümlerden en çok nasibini alan da Yahudiler oldu. Hıristiyan Batı, 19. yüzyıla kadar Yahudileri insan olarak görmüyordu. Hıristiyan Avrupa'nın tarihi Yahudi katliamları ve Yahudilere yapılan zulümlerle doludur.
Sadece Yahudilere mi? Hayır İspanyadaki, Endülüs Müslümanlarını yok ettiler, birçoğunu diri diri ateşlerde yaktılar. Batı sadece Müslüman ve Yahudilere karşı insanlık dışı muamelede bulunmadı, kendi içlerindeki farklı mezheplere, farklı görüşlere de tahammül edemedi, onlara da insanlık dışı uygulamalarda bulundu. Onlarca yıl süren mezhep savaşları yaşandı.
Batı bu insanlığın utanç tablosundan, karanlıktan kurtulmak için Hristiyan inancını kiliseye hapsetme kararı aldı. Bu karar teorik olarak güzeldi ama uygulaması nasıl olacaktı? Bu öyle kolay anlatılabilecek ve uygulanacak bir hadise değildi. Kilise batı âleminde çok ciddi bir güçtü, bu gücün önüne nasıl geçilecekti? Uygulamanın zor tarafı, bir yanda kilisenin gücü, diğer yanda aldatılan kandırılan geniş halk kitlelerine durum nasıl anlatılacaktı.
Bunun için bir tek yol vardı, kiliseyi ve halk kitlelerini uyutacak bir ilaç. Kilise ve halk uyuyunca Hıristiyanlık kiliseye hapsedilecekti. Bu projenin uygulanabilmesi için gerekli olan ilaçta bulundu; LAİKLİK.
Batılı aydınlar, din taassubunu ortadan kaldırmak için Laikliği bir araç olarak kullandılar. Bunu yapmamış olsalardı, Hristiyanlığı kiliseye hapsetmeleri mümkün olmazdı.
BATIDAKİ LAİKLİĞİN
UYGULAMASINA SİYONİZM DESTEĞİ
Batıda uygulanan laikliğin bir başka uygulama amacıda, Siyonist ideolojiye hizmet etmektir. Gelişen bilim ve teknoloji, maddeye olan bağlılığı artırınca, elinde maddî imkân olanların değeri de artmaya başladı. Yüzyıllar boyu ticaretle uğraşan ve dünya ticaretinde söz sahibi olan Yahudiler, bu konumlarını ideolojilerinin hizmetine sunmakta tereddüt etmediler. Ekonomi ve soysal hayattaki kalkınma ve gelişme, Yahudilerin yıldızlarının parlamasına sebep oldu. 2000 yıldır sönük olan yıldızları, insanlığın uzay çağına girmesi ile parlamaya başladı.
Batıda meydana gelen laikliğe dayalı aydınlanmaya Yahudiler de destek verdi. Hıristiyan Batı'nın aydınları, laikliği din taassubundan kurtulup, uygar medeniyete ulaşmak için bir araç olarak gördüler. Yahudilerin batıya laiklik uygulaması için verdikleri desteğin amacı çok farklıydı. Laiklik uygulamasında Yahudiler, Hıristiyan Batı'nın aydınları ile aynı şeyi düşünmüyorlardı.
Yahudilerin Laikliğin uygulanmasına verdikleri desteğin sebebi çok farklıydı. Onlar tecrübeyle sabit olmuş şekilde biliyordu ki, "dinsiz milletler, dininden uzaklaşmış miletler uzun süre tarih sahnesinde kalamaz. Dinsiz devletler ve dinsiz milletler yıkılıp yok olmaya mahkûmdur." İşte bu sebepledir ki; batıda başlayan Laik rüzgârlarını Siyonist Yahudiler "dünya egemenliği" ideolojilerine hizmet ettiği için destekledirler.
Siyonist Yahudi'nin bu oyunu anlamamak için dikkat edilecek husus şudur: Yahudilerin büyük çoğunluğu bulundukları ülkelerde laikliğin en büyük destekçileri oldular. Yahudiler için Laiklik olmazsa olmazdır, çok önemlidir ve ne pahasına olursa olsun uygulanmalıdır. Bulundukları ülkeler için bunu düşünen Yahudiler acaba İsrail için aynı şeyi niçin düşünmezler? Madem ki; Laiklik çok faydalı ve toplum için olmazsa olmazdır, neden İsrail bir laik devlet değildir? İsrail Tevrat'a dayalı bir din devletidir. Madem ki Laiklik devletler için hayatı öneme haizdir, İsrail bunu neden uygulamaz?
Bu sorunun cevabı çok basittir, çünkü İsrail hedefte "dünya egemenliğini" istemektedir. Laik bir sistemle dünya egemenliğine gidilmez. Siyonist Yahudi'nin laiklik uygulamalarında ki hedefi şudur:
"Üç–dört yüz yıl içinde Laik devletler ve milletler ya tarih sahnesinden düşecek, yada etkinliklerini tamamen sıfırlayacaklar ve o zaman Siyonist ideoloji bir değnekle bütün milletleri önüne katarak sürecektir."
BATI'DA İNANÇSIZLIK
ÇOK HIZLI YAYILMAKTADIR
Avrupa'nın Laikliği uygulamada kendisine göre haklı sebepleri bulunmaktadır. Avrupa laik sisteme geçmekle, bağnaz ve gerici bir din taassubundan kurtuldu. Bunu yaparken de direk dine karşıyız sloganıyla çıkmadılar, çıkamazlardı, çıksaydılar ne olurdu? Laiklik serüveni başarılı olamazdı. Ne yaptı Avrupa, özellikle kiliseyi ve geniş halk kitlelerini karşılarına almamak için yumuşak bir şekilde Laikliği kullandı. Halkı ve kiliseyi bu uygulamaya alıştırmak için Laikliği din ve devlet işlerinin ayrılması olarak sundu. Gerçekte işin aslı böyle değildir. Batıda uygulanan Laiklik, Hıristiyanlığı sosyal hayattan alıp, kiliseye hapsedilmesidir. Batı bu süreci çok iyi kullanırsak, Laikliği bu manada çok iyi uyguladı.
Zaman içinde bu uygulama kilisenin de işine geldi. Devlet kiliseyi tamamen bağımsız yaptı, "kapını kapat içerde ne yaparsan yap, içerisi senin dışarısı benim" diyerek kilise de laikliğe uyduruldu.
Batıda Laik uygulamanın neticeleri kamuoyu araştırmaları ile ortaya çıkmaktadır. İngiltere'de Allah'a inananların oranı, % 54, bu oran Fransa'da %57, İskandinav ülkelerinde çok daha aşağılara düşmektedir. Batı'daki Allah'a inanma oranı hızla aşağıya düşmekte, amaçlanan hedefe doğru hızla yaklaşılmaktadır.
Burada akla şu soru geliyor: Hıristiyanlık için uygulamaya konan Laiklik, acaba İslam'a uyarlanabilir mi? Avrupa'daki uygulanan şekliyle laiklik, İslam dini ile asla bağdaşmaz. Fakat aydınların dilinden milleti kandırmak için çıkan "inanç ve düşünce özgürlüğünün önündeki teminat" olarak kabul edilirse, bu laiklik İslam dini ile ters düşmez. Bilakis İslam dini onların anladığı manadan çok daha ileri seviyede laiktir.
LAİKLİK
UYGULAMASINDAKİ YANLIŞLIK
Ülkemizde Laikliğin hangi manada uygulandığına bakacak olursak tamamen yanlış bir mantık ve bu mantık çerçevesinde uygulandığını görürüz. Batı hastalanmıştır, hastalığı midesindendir, ilaç olarak da Laikliği mide ilacı olarak almıştır. Ve Laiklik mide ilacı olarak batıya iyi gelmiştir. Biz ne yapmışız, bizim gözümüz hasta, göz hastalığımıza ilaç olarak batının kullandığı mide ilacını kullandık. Batı mide ilacı olarak Laikliği kullandı, aynı ilacı biz göz için kullanırsak faydasını görebilir miyiz? Göremeyiz ve de görmedik.
Adamlar başlarına bela olan sahte bir dini Laikliği kullanarak başlarından atarak kiliseye hapsettiler. Bizse dünyaya medeniyeti öğretmemizin ana unsuru, aralıksız 900 yıl dünyayı yönetmemizin ana dayanağı olan İslam dinini, laikliği kullanarak sosyal hayatımızdan çıkardık, batıda olduğu için camiye hapsettik.
Batı yaptığı uygulamada haklıydı, kendisini çürük ve bağnaz bir inançtan kurtardı. Biz ise, bizi medeniyetin en üst noktasına çıkaracak bir inancı, kapalı kapılar ardına hapsettik.
Laikliğin ülkemizde uygulanış şekline baktığımızda, kamuoyuna sunulan şekliyle uygulanmadığı açık bir şekilde görünmektedir.
MİLLETİ FELAKETE GÖTÜRECEK
UYGULAMALAR
Ülkemizde İslam dinine, mânevî değerleri ve tarihimize karşı ismi henüz konulmamış bir savaş verilmektedir.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; camiler kapatıldı, kapatılan camiler sığır ahırlarına dönüştürüldü.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; Türk ırkının iyi bir ırk olmadığı, bunun için Avrupa'dan damızlık erkek getirtilmesi gerektiği söylendi.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; müminler, inancının gereğini yapanlar yobaz, gerici damgası ile damgalandı.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; inancının gereğini yerine getirenlerin okumalarının önüne engeller kondu.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; tarihimize en aşağılayıcı hakaretler yapıldı.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; İslam dininin terakkiye engel olduğu, resmi din olarak Hıristiyanlığın kabul edilmesi teklif edildi.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; inançlı, dindar muteşebbsilerin onu kesildi.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; inançlı ve dindar kadroların etkili ve yetkili makamlara gelmesinin önüne geçildi.
Ülkemizde Laiklik kullanılarak; inanalar ikinci sınıf insan muamelesine tabı tutuldu.
Bütün bunlar ve benzerleri uygulamalar yapılırken, bir tek gaye güdüldü oda İslam dinini karalamak, Lslam dinini kapalı kapıların ardına hapsetmek.
Batının yaptığını yapmaya çalışanların yanıldığı nokta şurasıdır. Hıristiyanlık ile İslam dinini aynı kefeye koydular. Hiç İslam dini ile Hıristiyanlık aynı kefeye konulur mu? Biri ak, diğeri kara, bir yüce, diğeri cüce. Biri hak, diğeri bâtıl. Birbirine taban tabana zıt olan bu iki inancı aynı paralelde değerlendirmenin ne aklî, ne de ilmî izahı olamaz. Sağlıklı adama, hasta adam muamelesi yapmak gibi bir şey bu.
Türkiye'de uygulanan laiklik gerçek manada halktan taban bulmuş olsaydı, akıbetimiz bugün KKTC'den farksız olmazdı. Ne var ki; bu ülke insanı aydınlarının tersine daha akl–ı selim düşündü ve bütün olumsuzluklara rağmen elini taşın altına soktu.
Devletin uyguladığı Laiklik halk nezdinde de karşılığını bulmuş olsaydı, dininden, tarihinden, mâneviyâttan yoksun bir nesil yetişecek ve bu nesil ile de varlığını batıya uşaklık olarak gören bir zihniyetin hayat bulduğu bir ülke durumuna gelecektir. Böyle ülkelerin ve milletlerin sonları perişanlıktır.
Devlet bu yanlış uygulamanın içinde bulunurken, millet ne yaptı? Millet bütün baskı ve dayatmalara rağmen dinine, diyanetine, tarihine, milî ve mânevî değerlerine sahip çıktı. Öyle bir sahip çıktı ki; bu büyük milleti uçurumdan yuvarlanmaktan kurtardı. Vakıfların, derneklerin, cemiyetlerin ve cemaatlerin gösterdiği faaliyet ve gayretlerle, imanlı, ihlaslı, tarih şuuru bilincine sahip nesillerin yetişmesine vesile oldular.
Vakıfların, derneklerin, cemiyetlerin, cemaatlerin bu faaliyetleri olmasaydı, devletin uygulamaları halk nezdinde itibar görseydi, Allah–u Âlem bu ülke bir yüzyılı daha çıkaramazdı.
Ülkemizin etkin ve yetkin makamlarını işgal edenlerin, birde kendisini aydın olarak nitelendirenlerin, İslam dinine karşı anlayamadığımız bir alerjileri bulunmaktadır. İslam dininin lehine bir gelişme olmaya görsün, boğanın kırmızı görmesi misali hemen saldırıya geçiyorlar. İslam dinine karşı tavır alanların tamamının ortak yanı var ki; koro halinde aynı nakaratı söylerler.
"Bizde Müslümanız, Müslümanlık kulla Allah arasındadır, benim de baba annemin başı örtülüdür, benim de babam, dedem hacıdır, benim dedem müftüydü." İslam dinine karşı olanlardan bu sözleri koro halinde duyarsınız. Milletin bir kısmı da bu sözlere inanır. Halbuki işin aslı hiçte öyle değildir, onlar kendi küfür ve hakaretlerini kamufle etmek için bu sloganları kullanırlar.
Bunlara çağdaş Ebu Cehil'ler desek abartmış olmayız. Ebu Cehil ile bunların arasında ki fark, zaman farkından başka bir şey değildir. Ebu Cehil de bunlar gibi diyordu; "Bizde Allah'a inanıyoruz, Kâbe'nin Rabbine inanıyoruz." Hatta Ebu Cehil Kâbe'nin Rabbine yemin bile ediyordu. Küçük bir fark vardı, sözde küçük ama pahada o kadar büyük ki; insanı uçuruma atacak kadar. "Kâbe'nin Rabbi, göklere karışır, yeryüzü bizim putlarımıza emanettir. Yeryüzünün tasarrufu putlarımızındır."
Çağdaş Ebu Cehiller de aynı şeyi söylemiyor mu? "Allah kalptedir, kul ile Allah arasına kimse giremez. Falanca yere Allah giremez, orası kamusal alandır. Şu işi (hâşâ) Allah bilmez, onu biz biliriz," gibi sözlerle Ebu Cehil'e taş çıkartıyorlar.
Ülkemizde yapılan bu uygulamaların planlı programlı yapılmadığına inanmak istiyoruz. Bu uygulamalar planlı programlı değilse zararın neresinden dönülse kardır denilerek, zararların telafisi mümkün olur. Yok, eğer bilinçli bir hareket ise o zaman iş sandığımızdan da ciddi boyutlardadır.
ŞU SÖZLER AKLI SELİM İNSANLARIN
SÖYLEYECEĞİ SÖZLER MİDİR?
Bugün devletimizin en etkin noktalarında bulunan zatların yaptıkları konuşmalar, söyledikleri sözler ve o sözlerin uygulamaları gerçek inananlar arasında derin kaygılar uyandırmaktadır.
Geçenlerde Cumhurbaşkanı'nın bir konuşmasında ettiği bir söz var ki; anlamak mümkün değil. Bu sözler bilgi çağının Türkiye'sinin Cumhurbaşkanı'ndan değil de, 1940'lı yılların Rusya'sında ancak Stalin'in söylemlerine benzemektedir.
''Dinin, bireyin mânevî yaşamını aşarak, toplumsal yaşamı etkilemesine izin verilemez; bireyin inanç ve ibadet yaşamına, kamu düzenini, güvenini ve çıkarlarını korumak amacıyla sınırlamalar konulabilir; dinin kötüye kullanılması ve sömürülmesi yasaklanabilir.''
Bu sözü İslam'ı literatüre vurduğumuzda karşımıza çıkan sonuç, "İslam dinini yok saymaktır." Çünkü İslam dini sadece kışının özel hayatını değil, kışının sosyal hayatını ve cemiyet hayatını da ilke ve prensiplerle kuşatmıştır.
Birilerine yeni vahiy gelerek, yeni bir gelişme varsa o başka, İslam peygamberi Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'e Allah tarafından gelen din; zaman olur bireyin hayatını kapsar, zaman olur bireyin hayatını aşarak topluma yansır. Bunu engel koymak mümkün değildir. Engel koymaya İslam müsaade etmez.
YÖK'ÜN UYGULAMALARI İLE
PUTPEREST ROMA'NIN BENZERLİĞİ
Üniversite rektörleri; yaptıkları uygulamalarla dine karşı özel bir kin ve nefretleri var izlenimini vermektedirler. Bilim somut olmayan, maddî planda görünmeyeni kabul etmez tezi altında dinsizliğin, ateizmin propagandasını yapıyorlar. Ülkemiz üniversitelerinin yönetim kadroları ile kısım hocaları ve uygulamaları putperest Roma İmparatorluğu'nu hatırlatıyor. Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı resmi din olarak kabul etmeden önce Hıristiyanlığa karşı büyük bir savaş başlatmıştı. Roma İmparatorluğu dini hiçbir şekilde kabullenmiyor, yasak üstüne yasak getiriyordu. Roma İmparatorluğu'nun uygulamaları ile bizim YÖK ve uygulamaları arasında önemli benzerlikler bulunmaktadır.
Ülkemizde bundan birkaç ay önce bir Van olayı yaşandı. Van 100. Yıl Üniversitesi rektörü için yargı süreci başladı. Malum çevreler hemen ayaklandı. Üniversite ve dolayısıyla rektörler malum zihniyetin Kâbe duvarından bir duvar olduğu için, kutsal duvara dokunulunca hemen cıyakladılar. Rektör ile ilgili çok ciddi iddialar vardı, 25 milyon doların iç edildiği iddiasının yanında daha birçok yolsuzluk ve usulsüzlük iddiaları da vardı. Burada bir şey unutuldu, malum kadroların dokunulmazlığının olduğu.
Üniversitelerle ilgili yolsuzluk dosyaları diz boyu. 57. hükümet döneminde mecliste kurulan üniversitelerle ilgili bir araştırma komisyonu yaptığı araştırma ve incelemeler neticesinde 33 adet yolsuzluk dosyasını YÖK'E gönderdi. Her bir dosyada çok ciddi bulgular olmasına rağmen ne oldu? Hepsi sümen altına atıldı, hiçbir işlem yapılmadı.
Çünkü üniversite yöneticilerinin dokunulmazlıkları vardır, dokunulmazlık zırhı da dine ne kadar uzak olurlarsa o kadar sağlam olur.
İstanbul Üniversitesi eski rektörü, yurt dışındaki yayınlardan aşırtma yaparak kitap, makale neşretti. Bu belgelendi, aylarca basın bunu yazdı. YÖK'ten tek bir kelime cevap çıkmadı. Başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer ile ilgili aslı olup olmadığı belli olmayan bir yakıştırmayı gerekçe göstererek YÖK profesörlüğünü iptal etti. Alemdaroğlu'nun profesörlüğü niçin iptal edilmedi? Onca açık delil olmasına rağmen, Alemdaroğlu'nun profesörlüğü elinden alınmadı, çünkü o malum zihniyetin Kâbe duvarıdır.
Üniversite camiasında cezalar ve yaptırımlar siyah Türkler içindir, beyaz Türkler her türlü yaptırım ve cezadan muaftır.
Üniversitelerimizde yaşanan tablo vahim boyutlardadır. Yönetimleri işgal eden kadrolar, her fırsatta, din ve tarih düşmanlığı yapmaktadırlar. Din ve tarih düşmanlığı yapanların, Müslüman Türk milletine mensup olup olmadıkları tartışma konusudur. İnsanların kafalarına takılan bir soru burada cevabını arıyor. 20. yüzyılın başında savaşa giden dedelerimizin, yokluğundan istifade ederek, bir kısım yerleri işgal eden, Mişon ya da Dimitri'lerin torunları mı ilim yuvalarımızı işgal etti?
Kavga Recep Çavuş'ların, Seyid Onbaşı'ların torunları ile Mişon'ların, Dimitri'lerin torunları arasında yapılıyor. Onlar oturdukları koltuğu terk etmek istemiyor, bunun için bağırıyorlar. Ne kadar bağırırsalar bağırsınlar, gayretleri boşunadır. Vakti geldi mi o koltuklardan kalkacaklar.
Konuşan konuşana bir eski üniversite hocası olan YÖK kurucusuna kulak verelim. Şimdi İhsan Doğramacı'nın incilerine bakalım:
"Din emrediyor" diyorlarsa, laik bir ülkede din emri geçerli değildir."
Dinin emri geçerli değildir demek ne demektir, dini kabul etmiyoruz, dinsiz bir düzen istiyoruz demektir. Zaten istediğinizi de uyguluyorsunuz, sizin açınızdan bir sorun yok.
KUR'AN İSTEMEK KİMİN HADDİNE
Malum zihniyetin medya ayağına gelince; onlar da tam bir şarlatanlık örneği sergiliyor. Dinî ve millî her hadiseyi aşağılayarak, abartarak kamuoyuna servis yapıyorlar. Son zamanlarda yaşanan bir iki hadiseyi alıntılayalım. Geçen ay Ankara'da yaşanan bir olay:
"Lise müdürü öğrenciler için Kuran istedi! Ankara'da bir lise müdürü Diyanet'e yazı yazıp "öğrencilerin ilgisini artırmak için" 700 Kuran istedi!"
Haberin özü bu…
Ankara'da bir lise müdürü öğrencilerine Kur'an–ı Kerim dağıtmak istemiş. Bunun için de en güzel yol olarak Diyanet'e başvurmayı seçmiş. Okul müdürü Diyanet'e yazdığı bir yazıda okulu için 700 adet Kur'an talebinde bulunmuş. Nasıl olmuşsa basının bir şekilde bundan haberi olmuş. Basının haberi olunca kıyametler kopmuş. Vay sen nasıl öğrencilere Kur'an dağıtmaya kalkarsın! Dört bir yandan saldırı başlamış. Okul müdürü de ne yapsın zavallı? Bir gün sonra gazete manşetlerinde:
"Vallahi de Billahi de ben Kur'an istemedim." demiş.
BAŞBAKAN BESMELE ÇEKEMEZ
Başbakan Erdoğan İslam ülkelerinin katıldığı Arap zirvesinde bir konuşma yapmış. Erdoğan konuşmasına Besmele ile başlamış. Malum medya basmış yaygarayı;
"Başbakan'ın Arap Zirvesi'nde konuşmasına Besmele ile başlaması şaşırttı. Erdoğan, Arap Zirvesi'nde "Bismillahirrahmanirrahim" diyerek konuşmasına girdi. Ardından da rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla diyerek sözlerine başladı."
Türkiye battı, yıkıldı, bölündü, parçalandı. Nasıl telafi edilecek? Bu kadar aptalca, salakça bir haber olabilir mi? Bu haberi yapıp, bunu eleştiri konusu yapanlar kesinlikle bu milletle bir alakası olmayanlardır. Bu milletin evladı olan besmele çekti diye bir yöneticiyi eleştirmez. Bunların ismi bizi aldatmasın, ismi bu millete benzer ama isminden başka bu millete benzeyen bir özellikleri yoktur.
Habere dikkat edersek çok şeyler çıkacak. Aynı hatayı Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül de daha önce İKÖ Zirvesi'nde, konuşmasına Besmele ile başlayarak, yapmış.
Milletin mumla arayıp bulduğu eski Cumhurbaşkanı Demirel ne inciler döküyor. Ona da sormuşlar; 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, uzun yıllar başbakan ve cumhurbaşkanı olarak katıldığı zirvelerde konuşmasına besmele ile başladığını hiç hatırlamadığını söyledi.
Hatırlamaz tabi; milletten oy almak kaygısı yok. Nur Cemaatinden onu ziyarete geldiklerinde, masasının üzerin Risale–i Nur külliyatından bir kitap koyarak gelenlere "ben sizdenim" mesajını verdiği günleri acaba unuttu mu?
Diğer cemaatlere de aynı uygulamaları yaptığını da hatırlamaz. Besmele çektiğini hatırlamadığı gibi.
Eski başbakan ve eski cumhurbaşkanı hiç olmazsa hatırlamıyor, ya eski bir başbakan tövbe billâh ben besmele çekmem demeye getiriyor.
Eski başbakan Mesut Yılmaz ise "Hiç yapmadım" dedi ve Erdoğan'a şaşırdığını söyledi. Mesut Yılmaz diyor ki; "benim Besmele ile işim olmaz." Yılmaz'ın olmaz tabi, lüks otellerin kumar salonlarından alınıp, yazı tura ile bu ülkeye idareci seçilirsen, senin besmele ile ne işin olur.
Bunları buralarda yazmamızın sebebi yaşadığımız sorunların sebebini uzaklarda aramayın. Böyle cumhurbaşkanlarının, böyle başbakanların yönettiği ülkeler şekil A'da göründüğü gibi olmaya mahkûmdur.
KİMİ SEVECEĞİMİZE
BEYAZ TÜRKLER KARAR VERECEK
Hukukun üstünlüğünden bahsedilir. Hangi hukukun üstünlüğü? Hukuk her vatandaşa aynı mesafede olması gerekmez mi? Her vatandaş yasalar önünde aynı haklara sahip değil mi? Maalesef değil, ülkemizde kanunlar beyaz Türklere farklı uygulanır, zenci Türklere farklı uygulanır. Hukukun üstünlüğü demek, hakim ideolojinin ve o ideolojinin az sayıdaki mutlu azınlığının hukuku demektir. Mutlu azınlığın arzu ve talepleri yerine gelirse, işte hukuk budur.
Örneğin bir sözü, bir memur ya da işçi söylese suç olur, bir zengin, sanatçı ya da beyaz Türk söylese suç olmaz.
Hakan Şükür'e soruyorlar: "Falanca hoca hakkında ne düşünüyorsun?" Hakan Şükür'de cevap veriyor:
"O hocayı severim." Devrin DGM savcısı Hakan Şükür hakkında soruşturma başlatıyor. Halk müziği sanatçısı İsmail Türüt, bir belediye başkanı hakkında türkü sözü yazmış. DGM savcılığı soruşturma başlatmış. Yaşananlar sadece iki örnek mi? Bu ve buna benzer çok sayıda olay meydana gelmiş. Bu ülkede birini seveceğin zaman da beyaz Türkler'in hukukundan izin alacaksın. Falancayı sevebilir miyim? Sev derse seveceksin, sevme derse sevmeyeceksin.
Böyle bir hukukun olduğu ülkede, adaletten bahsetmek mümkün mü?
1200 YIL İSLAM DÜNYAYA HAKİMDİ
İslam düşmanlarının ya da daha yumuşak ifade ile İslam'ı görünce hortlak görmüşe dönenlerin ağızlarına sakız yaptıkları bir konuda İslam ülkelerinin durumudur. Şimdi yazacağım konuyu ya bilgisizliklerinden, yada birilerine uşaklıktan yapmaktadırlar.
İslamiyet'i karalamak için İslam ülkelerinin bugünkü durumunu İslam dininin bir zaafı gibi gösterme gayretindeler. İslam ülkelerinde bugün yaşanan tüm olumsuzlukların sebebi olarak İslam dini gösteriliyor. Şunu söylüyorlar: "İslam dini bu kadar üstün bir dinse İslam ülkeleri niçin bu durumdadır." Ya da şunu söylüyorlar:
"Falanca İslam ülkesine bakın, yaptığı uygulamalara…"
Günümüzde bağımsızlığını ilan etmiş İslam ülkelerinin tamamı, Siyonist Yahudi ideoloji mensupları ve onun uşakları tarafından sınırları belirlenmiş devletlerdir. İslam ülkelerinin sınırları, 20. yüzyılın başında etkin güçler tarafından masa başında ve cetvelle çizilmiştir. İslam ülkelerini yönetenlerin tamamına yakını göbek bağı ile büyük şer güçlere bağlıdır. Onların izni ve emrinin dışında hareket etmeleri imkânsızdır, şayet onların yörüngesinin dışına çıkan olursa, sonu Pakistan devlet başkanı merhum "Ziya'ul Hak" gibi olur. Böyle bir İslam coğrafyasını İslam dini ile anmak, hataları İslam dinine yamamak, hataları İslam dininin kurallarını bağlamak ne büyük insafsızlıktır.
İslam ülkelerinin geri kalmışlığını İslam dinine bağlamak, akılla anlaşılır bir dürüm değildir.
Hazreti Ömer ile başlayan, Emeviler ve Abbasilerle devam eden. Sonrada Türkler'le zirveye çıkan yapan, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar'da bu büyük devlet ve medeniyetin ana unsuru İslam diniydi. Yaklaşık olarak 1200 yıl dünyanın tek hakim gücü Müslümanlardı. Her hal ve hareketleri ile dünyaya yön verdiler, dünyayı yönettiler. Bunu İslam sayesinde yaptılar, onları bu büyük ideale götüren sebep Allah'ın dinini âleme yayma mefkûresidir.
Şimdi çıkmış birileri efendim İslam geri kalmanın adıdır diyor. Bunu söyleyen hangi akıl ve bilgi ile söylemiştir anlamak mümkün değil, son bir asırdır İslam ülkeleri bir fetret devri yaşıyor. Geride bırakılan 1200 yılı görmemezlikten gelip de, sadece son yüzyıla bakarak hem kendilerini aldatıyorlar hem de insanlığı aldatıyorlar.
Müslümanlar gönlünüz rahat olsun, tarih tekerrürden ibarettir. İbn–ı Haldun diyor ki; "Su nasıl suya benzerse, milletlerin geleceği de geçmişine benzer." Bekleyin, büyük İslam medeniyeti doğacaktır, kâfirler, fasıklar ve münafıklar istemese de.
İRTİCA İÇİ BOŞ BİR KAVRAMDIR
İrtica nedir? İrtica İslam dinini karalamak, aşağılamak için kullanılan bir araçtır. Değil ülkemizde dünyada bile irtica'ya destek verecek, irtica ile anılacak insan bulmak imkânsızdır. Ancak aklı olmayan irticacı olabilir. Çünkü aklı olan insan geriye gitmez, ilme, bilime, gelişip kalkınmaya, insan haklarına karşı olmaz. Bunlara ancak akılı olmayan insan karşı olabilir ki; onların da aklı olmadığı için mükellef sayılmazlar, mükellef sayılmayanın yaptığı bir işte dikkate alınmaz.
İrtica'nin gerçeği şudur? İrtica; dindir(!) Bunu açıkça söyleyip milletin tepkisini almamak için değişik kılıflarla sunum yapmaktadırlar. İddia edildiği gibi, gericilik, yobazlık, giyim kuşamdaki, eskiye donuş, bunların hiçbiri gerçek manada irtica değildir. İrtica kavramını ortaya atan zihniyet için irticanın tek bir açılımı vardır oda dinin tamamıdır.
Bu noktada şu kesinlikle bilinmelidir ki; irticayı ortaya atanlar için; irtica eşittir din demektir.
Bu milletin içine düştüğü bu oyundan kurtulmasının bir tek yolu bulunmaktadır. Milletin aydınlanması, ondan bundan değil de bizzat kendi aklını kullanarak hakikatleri araştırıp bulmasıdır.
Bugün bilgi zor elde edilir bir şey olmaktan çıkmıştır. Eski zamanlarda öğrenmek isteyen, ilim elde etmek isteyen, kitabın olduğu yere gidiyordu. Şimdi tam tersi oldu, her türlü imkânlar evimize, her anımıza ulaşmaktadır. Bu kadar çok imkânın olduğu ortamda, hala okuyup doğruları öğrenip, doğrular istikametinde uygulamalar yapamıyorsak bize yazıklar olsun.
KÜRTLER DİNSİZLİĞE İTİLİYOR
Onlarca yıldır ülkemizin doğu bölgelerinde yaşanan ve adına birçok isim takılan sorunun temelinde de çok büyük bir oyun yatmaktadır. Yüzyıllar boyu Türkler ve Kürtler kardeşçe, birlik ve beraberlik içinde aynı idealler için yaşadılar. Hiçbir sorun yaşamadan, kardeşçe paylaştık ve yaşadık.
Kürt kardeşlerimizi kışkırtmak, ayrılıkçı faaliyetleri hareketlendirmek için etnik milliyetçilik fitnesini Kürtler'in içine attılar. 20. yüzyılın ortalarında bu işin taşörenliğine Siyonist İsrail soyundu. Siyonist İsrail çalışmalarını, Barzani ve Talabani gruplarını kullanarak yaptı. Amaç yüzyılardır kardeşçe yaşayan bu insanların arasına ayrılık tohumlarını ekip, sonra da bu iki ırkı birbirine düşman etmekti. Bunda az da olsa başarılı oldular.
Kürtler'i bu oyuna düşürmenin tek bir yolu vardır, o da dinden uzak bir Kürt nesli meydana getirmekle olacaktır. Onlarca yıldır yapılan uygulamalara baktığımızda, bugün Kürtler'i temsil ettiğini iddia edenler, ilhamlarını ateizmden alan, köhnemiş Marksizm ideolojisinin dünyadaki son kalıntıları olduğunu görmekteyiz.
Müslüman Kürtlerin bu oyuna gelmemeleri gerekir. Doğuda meydana gelen hadise, ülkemizi zayıf düşürerek, bölünüp parçalanmasını sağlamaktan başka bir şey değildir. Ülkemiz ve milletimizin düşmanları bu büyük oyunu tezgâhlarken, kullanacakları insanların dinî, millî ve mânevî değerlerden uzak insanlar olması gerektiğini de biliyorlardı. Bu yüzdendir ki; bugün Kürt halkının temsilciliğine soyunan insanlara baktığımızda büyük çoğunluğunun dinsizlik taraftarı olduklarını görmekteyiz.
Kürt halkının büyük idealı için yola çıkan bu insanlar, inançsız toplulukların başarılı olamayacağını düşünemeyecek kadar bilgisiz midirler? Bir kısmı bilgisiz bir kimsi de bilerek bu büyük oyunun birer parçası mı olmuşlardır? Zaman bu soruların cevabını verecektir.
SAVAŞ İNANÇLI İNSANLARLA MÜ'MİNLERLE KAZANILIR
Bir emekli general çıkıyor ve şöyle diyor:
"Kim demiş asker ocağı peygamber ocağıdır diye, asker ocağı peygamber ocağı değildir. Asker ocağı M. Kemal'in ocağıdır." Bu aklı başında birinin söyleyeceği bir söz değildir. Bunu söyleyen zat, düşüncesinde samimi dahi olsa, toplum önünde söylenmesi, devlete ve Silahlı Kuvvetler'e zarardan başka bir şey getirmez.
Türk devleti, tarih boyunca kazandığı zaferleri, asker ocağı peygamber ocağıdır mantığı ile kazanmıştır. Bundan sonra zafere ihtiyacımız mı yok? Bu sözleri ancak zafer kazanmak istemiyoruz diyecek bir zihniyet söyleyebilir. Müslüman Türk milleti tarihin seyrini, "asker ocağı peygamber ocağıdır" düşüncesi ile değiştirdi. Asker ocağı peygamber ocağı değildir, diyenler acaba Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bundan sonra zafere ihtiyacı yok mu demektedirler.
Bu bir tek kişi ya da tek bir söylem olsa dikkate alamadan geçilebilecek fakat benzeri söylemler bitecek gibi değil. Yine bir emekli generalden inciler:
"Başörtüsü Sümer fahişelerinin tapınak kıyafeti idi."
Büyük çoğunluğu Müslüman olan ve başörtüsünü inancının bir gereği olarak gören insanların yaşadığı bir ülkede üst düzey bir komutanın söyleyeceğin söz bu olmamalıdır.
Bunlarla sınırlı kalsa; başörtülü anaları askeri kışlalara ve garnizonlara sokmamak, sakallı babaları, dedeleri de askeri mekânlara sokmamak hangi mantığın ürünüdür bunu da anlamak mümkün değildir. İslam ile ilgili bir husus olduğunda, hemen irtica yaygarası basan askeri de anlamakta zorlanıyoruz.
Bu komutanlara şunu hatırlatmak lazım, Allah korusun bir savaş olsa, savaşı bizlerle analarının başı örtülü, babaları sakallı, namazında niyazında olan insanların çocukları ile kazanacaksınız. Başı ve her tarafı açık, babasının kim olduğunu bilmeyen, Bodrum'da, Marmaris'te Fransız gibi yaşayan insanlarla ve onların yetiştirdiği nesillerle savaş falan kazanılmaz, bunu bilin!
Zaten bu da görünüyor. 20 yıldır PKK ile yapılan mücadelede şehit ailelerine bakın, hepsi mü'min, hepsi, Müslüman, hepsinin ailesinin başı örtülü. Başı örtülü şehit analarının hatırına bu söylemleri bırakın.
Amerika Kuzey Irak'ta askerimize en büyük hakareti yaptı, asker kanadından tek ses yok. ABD Kuzey Irak'ta PKK'yı besliyor, ciddi manada terör örgütü muamelesi yapmıyor, askerden tek ses yok. Ama bir milletvekili çıkıyor ve diyor ki; "Meclisteki askerleri buradan kaldıralım." Kızılca kıyamet kopuyor, bunu söyleyen milletvekilinin sözleri hezeyan olarak değerlendiriliyor.
Bir kurumda bir görevli ya da yetkili namaz kılsa, yaygara kopar demeç üstüne
demeçler verilir ülke yıkılıyor, irtica hortladı diye…
İNSAN HAKLARININ, İNANÇLARIN EN BÜYÜK TEMİNATI İSLAM DİNİDİR
Batı Laikliği uygulamada haklı sebepleri vardı. Yüzyıllar boyu Hıristiyanlık batının hayat damarlarını tıkamıştı. Batı'da uygulanan Laiklik İslam toplumunda uygulanmalı mıydı? Laiklik eğer anlatıldığı gibi "inançlara saygı ve özgürlük" (!) ise, bu zaten İslam dininin temel prensiplerindedir. Yok, eğer Laikliğin batıdaki gerçek uygulanış şekliyle, "İslam dinini caminin içine hapsetmek" ise işte bu durum İslam inancının kabul edeceği bir uygulama olmadığı gibi, uygulanması halinde insanı ve cemiyet hayatını perişan eder.
Laiklik eğer; inançların birbirlerini yok etmesini engellemek, birbirlerine karşı baskı kurmasını engellemek, her inanca özgürlük vermekse, milletler laikliğin hayâlini dahi kuramazken, İslamiyet bunu uyguluyordu.
En başta Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in Medine İslam devletinde uyguladığı metod, insan haklarına ve inançlara saygıyı öne çıkarıp uygulamaktadır. Medine'de diğer inanç gurupları ile birlik ve beraberlik içinde bir hayat yaşanır. İnsani değerler, inancına, ırkına ve rengine bakılmaksızın herkese uygulanır. Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem şöyle diyordu:
"Kim bir zimmî'yi öldürürse, cennetin kokusunu koklayamaz." Bu demektir ki, kim İslam memleketinde, hiçbir sebep yokken bir gayr–ı müslimi öldürürse, cennet kokusunu alamaz, yani cennete giremez. Bu sözün söylendiği çağa bakmak lazım. Bu sözün ne büyük bir söz olduğunu ve İslam dininin insanlığa nasıl katkıda bulunduğunu anlamak için o çağa iyi bakmak lazım.
Sonra İslam'ın ikinci halifesi Hazreti Ömer Radıyallahu Anh'a bakıyoruz. İslam devletinin en ihtişamlı dönemi, fetihler çoğalmış dört bir yana ordular gönderilmiş. Kendisi Kudüs'ün fethinden az zaman sonra Kudüs'e gelir. Kudüs'ün anahtarları Ömer Radıyallahu Anh'a teslim edilir.
Ömer Radıyallahu Anh'ı karşılayanlar arasında Hıristiyanlığın üst düzey din adamları vardır. Hıristiyan din adamları Ömer Radıyallahu Anh'dan nasıl muamele görecekleri konusunda merak ve korku içindedirler.
Ömer Radıyallahu Anh onların merak ve korkularını sevince dönüştürür: "İnanç, ibadet ve yaşantınızda serbestsiniz. Size bu konuda hiçbir kimse baskı yapmayacaktır." Ömer Radıyallahu Anh bunu uygulamayı yaparken o günün batısında insanlar kazanlarda pişirilip, sofralarda yemek olarak yeniyordu.
Sonraki yıllarda aynı uygulamaları Selçuklular'da ve Osmanlı'da da görüyoruz. Anadolu'nun Müslüman olmasının en önemli sebebi, İslâmî prensiplerin güzelliği ve insan haklarına verdiği önemden kaynaklanmaktadır.
Anadolu Selçuklular tarafında fethedilince, yaptıkları uygulamalar yerli halkın o kadar takdir ve beğenisini kazanmıştı ki; kıyı bölgelerinde kalan Rum şehirlerinde yaşayan gayr–ı müslimler Selçuklu idarecilerine haber salarak, kendi şehirlerini de işgal etmeleri istiyordu.
Selçuklu bunları yaparken, Avrupa'da insan hakları diye bir kavram yoktu, onlar insan eti yemek için Anadolu'ya sefere hazırlanıyorlardı.
Bu uygulamaların Osmanlı'da çok daha muazzamını görmekteyiz. Değil barış zamanları savaş zamanlarında bile insani değerler hiçbir zaman ayaklar altına alınmazdı. Osmanlı'da savaş halinde bile kadınların, çocukların, yaşlıların, düşkünlerin dokunulmazlıkları vardır. Hata hayvanların, bitkilerin, evlerin, malın, mülkün de dokunulmazlığı vardır. Bu dokunulmazlıkları ihlal edenlere en ağır cezalar uygulanırdı.
Sadece bir örnek; Kanûni devrinde; ordu sefer sırasındayken bir asker ordunun konakladığı bölgedeki bir düşman tarlasına atı ile birlikte girer, atını tarlanın başından sonuna kadar öyle bir sürer ki, tarlada ekili bir ürün kalmaz, hepsi telef olur. Tarla sahibi durumu Osmanlı ordusunun üst düzey komutan ve yöneticilerine bildirir. Sonuçta asker yakalanır ve yaptığı işten dolayı en ağır ceza ile cezalandırılır; İDAM.
Böyle bir inanç sistemine laiklikten bahsetmek olsa olsa abesle iştigal olur.
İNANÇSIZ TOPLUMLARIN YOK OLACAĞININ
EN GÜZEL ÖRNEĞİ KIBRISTA YAŞANIYOR
Dinsiz, inançsız toplumların ayakta kalamayacaklarının en güzel örneği Kıbrıs'ta yaşanıyor. Bunun için Kıbrıs'ın son elli yıllık tarihini kısa bir göz atalım. Bundan otuz yıl önce, Rumlar Kıbrıs Türk'üne yapmadığı insanlık dışı muamele bırakmadılar. Silahsız masum insanları katlederek toplu mezarlara doldurdular. Kıbrıs Türk'ünü adadan atmak için işkence, zulüm ve cinayetleri yıllar boyu işlediler. Kıbrıs Türk'ünü bu zulümden kurtarmak için Türk askeri adada barış harekâtı başlatarak, Türkler'i Rum zulmünden kurtardı.
1974 yılında yapılan barış harekâtında Rumlar'a hak ettikleri ders verildi. Barış harekâtının ardından otuz yıl geçti, ne yazık ki 1974 ve öncesinin unutulduğunu görmekteyiz. Kıbrıs Türkler'i öyle bir duruma getirildi ki; Rumlar geçmişte hiçbir şey yapmamış, Kıbrıs barış harekâtı olmamış gibi Rum tarafı ile kucaklaşmak için adeta birbirleri ile yarışıyorlar. Barış istemek ayrı şey, onların varlık sebebi olan değerlerini ortaya koyarak, Rumlar'a sarılmak çok daha başka bir şeydir.
Kıbrıs Türk'ünün ne hale geldiğini daha iyi anlamak için birkaç anekdota dikkatinizi çekiyoruz..
*17 Nisan 2006 tarihinde Kıbrıs 1. Lig takımlarından Akıncılar, Futbol federasyonuna kızarak ligden çekildiğini bildirmiş. Kızgınlığı ile kalmamış Rum tarafına sözlü müracaat ederek, bundan sonra Rum liginde oynamak istediğini bildirmiş.
*Adı Kıbrıs davası ile özdeşleştirilmiş(!) Rauf Denktaş'ın yeğeni Rum pasaportu kullanıyor.
*Magosa Belediye başkanı; yılbaşı kutlamaları için camı kapatıyor. Yılbaşı kutlamaları için caminin içi ve avlusunda kullanılıyor.
*Yapılan referandumda, Rumlar'la birlik olmaya ne dersinize sorusuna %65 evet çıktı. Bundan çıkan sonuç şudur; Kıbrıs'ta yaşayanların % 65'i Rumlar'la birlikte olmaya can atmaktadır.
*Referandumlarla ilgili yapılan mitinglerden birinde adadaki Türk askeri için koro halinde "işgal güçleri" ifadeleri kullanıldı.
*Türk askerine "işgal kuvveti" diyen, Anavatanın himayesini Rumlar'la birlikteliğe tercih eden bir siyasi zihniyet halkın desteği ile Kıbrıs yönetimini ele geçirmiş.
*Okullarda okuyan öğrencilere tarih, millî ve mânevî değerler ve din ile ilgili öğretim verilmiyor, yok denecek kadar verilenlerde, doğruluktan uzak, saçma sapan yanlış bilgileri içeriyor.
1974 barış harekâtından sonra Kıbrıs'a yerleşen Türkler, KKTC'nin adeta çimentosu oldular. Türkiye'den Kıbrıs'a göçen Türkler olmasaydı, bugün Kıbrıs'ın durumu çok daha kötü olurdu.
Kıbrıs'ta uygulanan yanlış politikalar yüzünden Kıbrıs Türk milletinin elinde çıkmak üzeredir. Dinsiz millet yaşamaz tezinin en güzel örneği Kıbrıs'ta görünmektedir.
Kıbrıs Türk halkı millî ve mânevî değerlerini unutmuş, dininden ve tarihten habersiz bir hayat sürmektedir. Kıbrıs halkının bu duruma gelmesinin nedeni uygulanan yanlış politikalardır. Kıbrıs'ta Diyanet'ten sorumlu birimin başındaki adam namaz kılmıyorsa, bırakın kendisinin namaz kılmasını, İslam dininin temel kurallarından haberi yoksa Kıbrıs'ta dinin, mâneviyâtın ne durumda olduğunu varın siz düşünün.
Kıbrıs öyle bir hale getirildi ki; nüfusun büyük çoğunluğunun Türklük'le ilgisi sadece isimlerinden ibaret kaldu. İsimlerinden başka bu millete mensubiyet ifade eden hiçbir özellikleri kalmadı. Kıbrıslı Türkler(!) ile Kıbrıslı Rumlar'ı fert olarak karşılaştırsanız, hangisinin Türk hangisinin Rum olduğunu anlamakta zorlanırsınız. Böyle devam ederse, Rum kesiminin çaba sarfetmesine gerek kalmadan, KKTC'yi Rumlar'a teslim edecekler.
2004'deki referandumda çıkan %65 Rumlar'a evet oranı, 2015'de yapılacak oylamada %99 olursa bu sürpriz olmaz.
Bu yanlış politikalar uygulanmaya devam ederse, bugün Rumlar'ın istediklerini bundan on y ada yirmi sene sonra Türkler gönül rızası ile onlara verecektir. Çünkü 20 yıl sonra ruhunu tamamen yitirmiş bir toplum ile karşı karşıya kalacağız. Dinsiz devlet ve milletlerin sonunun nasıl olacağını uygulamalı olarak göreceğiz.
Haberi Paylaş