Ocak ayının ilk haftasıydı.
Emektar dizüstü bilgisayarımın, üç yıllık garanti süresini çoktan doldurmuş olması ve anakart değişimi gerektiren bir arıza yapması üzerine, yeni dizüstü bilgisayar araştırmalarımı nihayet tamamlamış ve HP'nin bir süredir kampanya ürünü olan NX6110 modelinde karar kılmıştım.
Her ne kadar iş için kullanacak olsam da, yeni bir bilgisayar alıyor olmanın "teknolojik" heyecanı ve mutluluğu içerisinde, eh biraz da bayanlara has alışveriş merakıyla, bilgisayarıma yakışacak yükü hafif, işlevi kendimce önemli birkaç parça daha satın aldım: yazıcım için usb-paralel port çeviricisi, dizüstü bilgisayar ışığı, kamera ve kulaklığı en rahat olanından mikrofonlu kulaklık. Ne de olsa devir Skype ile telefon faturalarından tasarruf devri. Hem bu sayede, yanına gidemesem de, Ankara'daki kuzenimin bebeğinin büyümesini kaçırmamış oluyordum. Hani aşkta mantık olmaz derler ama benim bilgisayar aşkımın buna benzer mantıklı sebepleri de yok değil.
Artık verilerime yeni ve daha büyük bir ofis alınmış ve sıra yerleşmeye gelmişti. Onu da ancak, işten arta kalan zamanlarımda yapabiliyordum. Belgelerim klasöründe "kara kaplı defterim" adıyla yeni bir klasör yaratıp, ilk iş olarak bu klasöre ofis dosyalarımı yerleştirdim. Hemen arkasından Outlook Express'e e-posta hesaplarımı kurdum ve çok sayıdaki e-posta klasörlerimi düzenlemeye koyuldum. Sadece bunlarla sabit diskin 30GB kadarını doldurmuştum bile. Bunlar biraz sıkıcı ve zaman alan işler olsa da bilgisayar yeni olunca insan ayrı bir hevesle yapıyordu açıkçası.
Ancak o heyecanla kabul etmek istemediğim bir gariplik vardı. Ekran görüntüsü günde birkaç kere anlık olarak gidip geliyordu sanki... Sanki diyorum çünkü gerçek olamazdı, o daha çok yeniydi. Günde ortalama on beş saat bilgisayar başında geçirmekten yanılsamalar mı görmeye başlamıştım acaba? Evet evet böyle olmalıydı. Biraz dinlenmeliydim. Bu kesinlikle bir göz yanılması olmalıydı
'Bugün yine oldu', 'bugün hiç olmadı' derken fatura tarihi üzerinden kırk gün geçiverdi. Yepyeni bilgisayara 'ayıplı' damgası vuracak kadar da acımasız değildim. Hem artık iyice yerleşmiş ve alışmıştım ona. En azından kesintisiz kullanabiliyordum.
Bilgisayarımın hastalığı kırk gün sonra kendini iyiden iyiye göstermeye başladı.
Yoğun bir iş gününün ikinci yarısında, çayımı ve çubuk krakerimi almış, keyifle ama özenle bir Word belgesi üzerinde çalışıyordum. Kim bilir kaçıncı kez, 'şu cümleyi de yazayım ondan sonra çayımı yudumlayım' diye düşünürken, aniden bilgisayarımın ekranı karardı. Başına gelenler bilir, masaüstü bilgisayarda çalışırken elektrik kesilince öylece bakakalırsınız ya ekrana, işte ben de öyle şaşkın bakakaldım ekranıma. O sırada yazmaya çalıştığım cümlenin kalan yarısını sayıkladığımı fark ettiğimde ise trajikomik halime gülümsemeden edemedim.
O 'anlık görüntü sorunları', film şeridi misali birer birer gözümün önünden geçerken, sağ-sol yön tuşları, Esc, Fn ile görüntüyü sağlamaya çalışıyordum. Ama faydasız... Ne yaptıysam olmadı. Şarjı vardı, diski çalışmaya devam ediyordu ama görüntü yoktu. Monitör Güç Seçeneklerinin ise tamamı Hiçbir Zaman Kapatma seçeneğine ayarlanmıştı. Aklıma da başka bir neden gelmiyordu. Belgem! O raporun akşam olmadan bitmesi gerekiyordu. Ya kurtaramazsam! Cesaretimi topladım, bin bir dramatik senaryo ve bildiğim tüm dualar eşliğinde, işaret parmağımı bilgisayarın açma düğmesine götürdüm ve basılı tutarak kapanmasını sağladım.
Hemen arkasından da gözlerimi kapatıp, ekşimiş suratımı yukarıya doğru kaldırıp, 'Ne olur sorunsuz açıl' duasıyla bilgisayarımı açtım. Neyse ki bu ilk tecrübemde dualarım kabul gördü ve hem bilgisayarı hem de Word belgemi sorunsuz kullanabildim.
Derin bir 'oh' çekerken buz gibi olmuş çayımdan gayri ihtiyari bir yudum almışım. Acaba ne zamandan beri bilgisayar başında şöyle üstünde buharları tüten bir çay içmiyorum diye düşünerek işime devam ettim.
Aynı akşam, iş, aile ve eş-dost eşrafı sorunu anlayabilmek için seferber edildi ve bu seferberlik kapsamında tüm kontroller yapıldı. Ancak sorunun sebebi o akşam anlaşılamayarak, bundan sonra dikkatli kullanmam, derhal yedeklerimi almam ve tekrarlaması halinde daha çok ipucu ile meclisi yeniden toplamam salık verildi.
"Ama işlerim çok yoğun, ya tekrar olursa, ya bu defa belgemi kurtaramazsam" diyecek oldum endişeyle; "daha çok yeni bu bilgisayar, tekrarlarsa götürürüz teknik servise" dediler hep bir ağızdan. Ne de olsa koskoca HP imiş karşımızdaki ve ne de olsa mağdur edilmezmişiz. Çaresiz 'peki' dedim ama tam da kullanmaya başlayacakken neden böyle yapmıştı ki yepyeni bilgisayar? Ben mi yanlış kullanmıştım? Yeni bilgisayar hevesim kursağımda mı kalacaktı? Onu aldığım günkü sevincim yerini hayal kırıklığına mı bırakacaktı? Böyle olmaması için ne yapmam gerekiyordu? O günden sonra daha dikkatli kullanmaya başladım. O kadar ki çalışma masamda yiyecek bile bulundurmadım, taşınabilir bilgisayar olduğu halde -ve ben onu taşınabilir olduğu için tercih ettiğim halde- bir milim bile oynatmadan kullanmaya başladım. Yeter ki bozulmasın, her şeye razıydım.
Eğer bilgisayarı iş için etkin bir şekilde kullanıyorsanız, güncel yedeklerinizi başka bir bilgisayara taşımanız ve kullandığınız tüm programlarla birlikte eski bilgisayarınızdaki gibi çalışabilmeye başlamanız en iyi ihtimalle bir haftanızı alır.
Çünkü kullandığınız programlar, kurulumları sırasında ufak tefek de olsa pürüzler çıkarırlar ve bunlara mutlaka bir şekilde zaman harcamanız gerekir. Böyle bir ihtimalin planlamadığınız bir zamanda olabilecek olma fikri ise, işinize dahi yansıyan bir motivasyon sorunu doğurur. Kaldı ki hiç kimse yeni satın aldığı bir ürünün servise gidip işlem görmesini istemez, ürünün fiyatı ne olursa olsun... O günden bir hafta kadar sonra, bilgisayarımın ekranı bir kez daha kapandı. Bir kez daha, çalıştığım belgeyi kaybetmemiş olmak için soğuk terler döktüm. Ve hemen ertesi gün meclisi yeniden topladım. Meclis mensupları bilgisayar donanım ve yazılımları konusunda senelerin tecrübesine sahip kişilerdi. Onlar için bir bilgisayarı gerekli kontrolleri yapmadan teknik servise götürmek doğru değildi. Dizüstü bilgisayarlar, donanım anlamında, masaüstü bilgisayarlar gibi parçaları değiştirilerek denenemediğinden işleri de biraz zordu açıkçası. Yapabilecekleri kontroller sınırlıydı. Ama en azından şahit olmadıkları bir arıza ile HP'nin teknik servisine gitmek de istemiyorlardı. Karşılaştığımız sorun ise bir daha ne zaman tekrarlayacağını öngöremediğimiz bir sorundu.
Sonraki on gün içinde, ekran artık sık sık kapanmaya başlamıştı. Ancak yetiştirmem gereken işler nedeniyle teknik servisin lafını bile etmek istemiyordum.
Artık Word ve Excel'i otomatik kaydet seçeneği ile kullanıyordum. Hatta acil işlerim dışında kullanmamaya çalışıyordum. Ayrıca, bir de bilgisayarı karanlıkta sağlıklı kapatma yöntemi öğrenmiştim. Ekranı kapalı olduğu halde, diski çalışmaya devam ettiği için bilgisayarım klavye komutlarını algılayabiliyordu. Bu sayede göremesem de Alt+F4 tuşlarını Başlat-Kapat komutu yerine kullanabiliyordum. Bu yöntemle en azından diskin zarar görme ihtimalini de ortadan kaldırmış oluyordum.
Fatura tarihinden itibaren geçen altmış günün sonunda meclis yeniden toplandı ve benim söylenmelerim eşliğinde bilgisayarımın HP'nin teknik servisine götürülmesine karar verildi. Alınan karar, ertesi gün sabahtan uygulamaya geçirildi. Benim canım dizüstü bilgisayarım, artık benden ayrı günler geçirmek üzere, teknik servis masalarındaki yerini aldı ve HP'nin birbirinden değerli bilgisayar doktorlarına emanet edildi.
Bir gün sonra HP Müşteri Hizmet Yetkilisinden aldığımız bilgi, yurtdışına LCD Ekran siparişi verildiği ve onarımın on beş gün içerisinde tamamlanmasının beklendiği şeklindeydi.
Peki, ama ya işlerim? Skype'tan, planladığım bilgisayarlı eğlencelerden vazgeçerdim geçmesine de on beş gün boyunca nasıl çalışacaktım ben? Bu süre içinde bilgisayarsız çalışmam mümkün değildi ve bu durum ile tatil yapmam arasında hiç ama hiç fark yoktu. Tatil yapma fikri de aslında kulağa hiç kötü gelmiyordu ama Mart'ın soğuk günlerindense Temmuz'un yakıcı sıcağını tercih etmek daha mantıklıydı şüphesiz.
Bunun üzerine aklımıza gelen yedek ürün talebine HP'den yaklaşık on gün sonra olumlu yanıt aldık ve hemen hemen aynı özelliklerdeki yedek ürünü daha fazla vakit kaybetmeden teslim aldık. Bu süre içinde yaşadığım on günlük iş kaybımdan ise şimdilik bahsetmiyorum. Tabi aldığımız bu yedek ürünün de ne kadar işimi gördüğü ayrı bir konuydu. Evet bir bilgisayar vardı elimde ama ne benimdi ne benim değildi. Programlarımı kursam olmaz, kurmasam hiç olmazdı. Ofis programları bile yüklü değildi haliyle... Her şeyi yükleyip kullanılabilir hale getirmek istersem, yüklemelerim bitmeden kendi bilgisayarımın onarımı tamamlanacaktı ve ben kurulumlarla boş yere vakit kaybedecektim. Sadece çok acil ihtiyacım olan kurulumları yapmaya karar verdim ve hiç değilse e-posta yazışmalarımı sorun olmadan yapabildiğimi düşünerek kendimi avutmaya çalıştım.




Alıntı
Haberi Paylaş